Ruhunun derinliklerine kadar ineceğini sandığın bir kalp sızısıyla başlar herşey. sonra kıyafeti hariç, herşeyiyle bildiklerinin aynı, yalan… Üstüne güneşi dahi örtseniz karartıyor işte.

Yalan ve yalancılar! aynayı karşınıza alın! ve sorun kendinize! oynadığım insan ben miyim? ve yaptıklarınızı dürüstçe muhakeme edin. Eğer kendinize söylediğiniz yalanlardan sıyrılabilirseniz.

Evet, siz… bir yoldasınız, ve yuvarlanıyorsunuz, sonunu göremediğiniz. Ruhunuz yalan sözlerinizin kefaleti olarak şeytana esir, gözleriniz aydınlığa bakamayacak kadar yüzsüz… ama maskeniz pürüzsüz, ve alabildiğine yaldızlı… Düş satan hastalık hastaları, bir hayal de bu garibanlara çizer misiniz?

Çıldırtan bir saçmalık gibi geçiyor zaman.Sonu geldiğinde, aynı yerde olmamak temennisiyle…

Yayınlandı:  on Mart 2, 2008 at 10:24 pm Yorum Yapın

Tanbur

-Merhum Üstad Tanbûrî İzzeddin Ökte’nin aziz ruhlarına ithafen-

gökyüzünden aleme
gayesizce süzülen
yağmur damlalarının
gözleriyle bakınca
sandım ki nerden gelip
nereye gittiğimin
hiç bir önemi yoktu
ta ki sesini duyup
bir ruha kavuşunca…

Yayınlandı:  on Şubat 23, 2008 at 10:27 pm Yorum Yapın

Susmam gerekirken

Toprağın bir kokusu olduğunu
Yağmur yağdıktan sonra anlıyor insan
Ve gökyüzünün birden çok rengi doyurduğunu
Kimbilir, bu yüzdendir ağladığım…
Şefaat bekleyen kürk avcıları
Gözleri sarı sarı parlayan, sonra hafif yeşil,ağır amerikan
Başında modanın zirvesinden bir türban
Lüzumu yok amelin, imanın ki uzun sakallı kefil
Parasıyla değil mi mirim! O da ödenir!
İşte ufak ufak, böyle böyle
Ölümü ellerinizle taşıdınız muhitime.
Dualarım lahitim oldu
Taş kesildiler anlayacağınız
Daha fazla dayanamayıp
Ölmeden giriverdim içine.
Taş ne anlar şimdi halimden Ya Resul!
Ne için ağlayacağım?
Toprağın bir kokusu olduğunu,
Ve gökyüzünün yedi ayrı rengi…
Kahretsin! Biliyorum!
Davullar, davulcular ve onun dengi…
Ağlamasam da olur ya, görünsün yücelerden…
Yine de kabullenip kaderi
Sorguçlarımın beyaz saçlarına bakarak
Küskün hayaller gemisinde bir yelken niyetine
Sonradan rüya adını verdiğim yalanlar söyledim.
Taze ayrılıktan kotarılmış nefretle
Kâh ağladım, sonra yine aynı.
Yalnızsan, ve kar yağıyorsa şehrine
Kime sarılsan çare olmaz anlattı gece.
Ne ümitlerle çırpmıştı kanatlarını sabaha
Rüyalarımın ankası..
Kimbilir ne hayallerle
Vadesi yetmedi.
Besmeleyle başlaması her işe, ve buna da
Hiç bir fayda etmedi.
Kahretsin! Biliyorum!
Renklerim gökkuşağı olmazlar.
Ebediyyete kadar ağlasa gözlerim
Renkli dünyanı doyuramazlar
Karanlık ve küflüler çoğu zaman
Ve biraz da muzip
En güzel yaptıkları şey
kan kırmızıya boyamaktır beyazı
adına hayat demek de
kaybedenlerin masalı…
Sonra başa sarık
Yanına biraz evliya sakalı
Ya da yeşil hisseler kıssalardan
Nihayetinde keskinleşir kutuplar
A’dan Z’ye karşılıksız mektuplar…
Bir hayat da bana çizer misiniz?
Cennet satan hastalık hastaları!

Yayınlandı:  on Şubat 16, 2008 at 1:53 pm Yorum Yapın

Yasak!

Bu siteye girişimizi engelleyip sonuna salyalar saçan ünlemler koymuşlar.

Kaç kişiyle engellediniz? Yazıklar olsun…

Yayınlandı:  on Ocak 20, 2008 at 2:04 pm Yorum Yapın

Karanlık ve “aydın”lık


Güncel konuları yazma alışkanlığı olmayan bir tarihçi, böyle bir konuda yazılı olarak fikir beyan etmekten utanır. Bu yüzden tarihçi, tipik bir kara (toprak) insanıdır. O, yazdığı şeyin zeminini kayalıklar üzerine oturtmayı sever. Çünkü, tarih kadar, kendi yazdıklarının da tarihsel devamlılığını dilemektedir. Yazılı düşünceler içinde zamansal depremlere en dayanıklı olanı onu eserleridir. Düşüncelerin, kişlerin, toplumların ve dönemlerin cesetlerini kefenlemek kağıtla yapılmaktadır. Ve bu defin işlem sırasında tarihçiler, ölülerini mürekkeple yıkarlar. Bundan olsa gerek, bütün modernliğine, bütün güncelliğine ve bütün şimdiki zamansallığına rağmen her çağ, tarihsel epistemenin kolları arasında okşanmaktadır. Tarihçi tutkuları gereği, bu kendini okşatanların pek nakörce izledikleri ilişkiden arta kalan masalların kaydını geçmektedir. Bu masalları tarih düşmekle kalmıyor, tarihi de yeni kayıtlarla masallaştırıyor.

Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir.

Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor. Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır.

Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?

Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz.

Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı.

Ve bir inançsızlık göstererek:

“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”

Son Not: Toplumların en büyük günahı UNUTMAKDIR.

Yayınlandı: Kategorilenmemiş on Ağustos 16, 2007 at 11:33 am Yorum Yapın

Unzurna ve Râina

-1-

unzurna
saklı gizli bir evin boş odasında kayıp
her yerden aynı yola çıkar aşk
misal bir yağmur yağar yangının üstüne
sen sararan yaprakları hatırlarsın
ne kadar da ezilir oysa bedeni rahmetin
taifte taş atarken yalnızlık bitmiş
veda sözlerine gebedir hayat
hiç unutulmaz gidenler
bir ayrılık gecesi karanlık kayıp
meçhule karışır yıldızlarda dilekler!

-2-

râina
ne kadar da yalandı aslında aşk
ya da ne kadar tükenir gölgesinde ayrılıkların
susarsın bir acı geçer aklından
özünü düşünürsün ölümün
ve bir damlada boğulmaktır hasret
kapılı kapısız evlerden geçtim ben oysa
bir yanımda piç çocukları fahişe kadınların
bir yanımda doğan kıyamet güneşi
ufukta batacaktır hep
Allah ve ilah edinilen yürekte sefil
bir yumrukta bırakırsın kendini
ve kaybedersin aradığın yerde
toprakta çürümüş bir gül filizini!

Yayınlandı: Kategorilenmemiş on Ağustos 9, 2007 at 2:10 pm Yorum Yapın

Hangisi Rejim için Daha Tehlikeli?

Merve KAVAKÇI mı, Sebahat TUNCEL mi?!

Biri PKK’ya üyelikten dolayı suçlandı hapis yatarken seçildi ve milletvekili oldu! Bir diğeri ise hiç bir illegal oluşumun içinde olmadığı halde seçildi ve milletvekili olamadı! Rejim için hangisi tehlikeli? Sanırım Merve KAVAKÇI!!! 

DTP’nin Bağcılar’da düzenlediği bir toplantı sırasında yapılan baskında gözaltına alınan ve ve bir ‘itirafçı’nın ifadeleri nedeniyle ‘PKK’ye üyelik’ iddiasıyla tutuklanan İstanbul 3. Bölge Bağımsız Milletvekili ve şimdinin DTP’li vekili Sabahat TUNCEL mecliste yemin ederek görevine başladı!

Merve SAFA KAVAKÇI TED Ankara Koleji’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde iki sene okuduktan sonra, başörtüsü yasağı sebebiyle okulunu bırakmak zorunda kaldı ve ABD’de Texas Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği öğrenimi gördü. 1999 Genel seçimlerinde milletvekili olarak meclise girdi! Başındaki örtüsü nedeniyle meclis’te ve meclis dışında linç kampanyasına maruz kaldı!

Merve SAFA KAVAKÇI masumları öldüren bir terör örgütüne sempati beslemedi, terörün hiç bir çeşidine karışmadı..

Milletvekilliği elinden alındı! Çocuklarıyla birlikte bu ülkeyi O’na dar ettiler!
Şu an ABD’de George Washington Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapıyor!

BU DÜZENİN BU SİSTEMİN LAİKLİK DENEN SAVSATALARIN HEPSİNİN CANI CEHENNEME!!

Yayınlandı:  on at 1:56 pm Yorum Yapın

Zamane

Zehrini içtim

Kara gözlerinden

Ayrılıkların

Ne ben varım

Şimdi

Ne dün

Ne yarın… 

II.

Her Aklın

Kendini çarmıha gerdiği

Bir çift göz vardır…

Ve ne hikmetse

O gözler

Hep karanlıktır.

Yayınlandı: Kategorilenmemiş on at 1:32 pm Yorum Yapın

Özgürlüğe merhaba…

Hürgeneral…

Sokağın adımı ezbere bilir

Ağaçlar yandığımı

Ve

Karanlıklar bir can

Rengi hazan

Derdine ağladığım gözlerin

Cennetten bakan…

Yayınlandı: Kategorilenmemiş on Ağustos 6, 2007 at 9:00 pm Yorum Yapın

Gidişine Ait Bir Ayak İzi

“Su çekildi, göründü sanki zamanın dibi

Korkuyorum, bu akşam kıyamet varmış gibi…”

Allah’a hamdolsun ki, varlığıyla ilgili çelişkilere düştüğümde bile, mahşer yerini andıran zihnimde ufak kuşkular tarafından kuşatılmış olsa bile mühkem bir kale gibi dimdik ayakta duran sevdan vardı.Korku ve endişe dolu düşüncelere hep o sevdaya güvenip dalardım.Bilirdim ki zifiri karanlıkların arasında bir fener ışıldardı, o korku ve endişe deryasının acımasızlığında fikirlerime yol gösteren bir fener…Gün oldu,gece oldu,vakit doldu. Duruldum. Ne olduysa bundan sonra oldu. O’nun varlığından şüpheye düşen bir akıl, durulduğunda ne yapmaz? Evhamlar, o mühkem kaleyi yavaş yavaş gölgelerken sesiyle,varlığıyla,ruhuyla o feneri besleyen de nasibini aldı olanlardan.Neticesi halimdir velhasıl. Varlığından şüpheye düştüğüm en dar vakitlerimde umudum oldu. Kendisi mi,varolmasına dair taşıdığım ümit mi?

Göreceğiz…

Öyleyse Sen zihnimdeki ezelî kuşkuların gözü kulağısın.

Ellerim göğe açık…Dilimse direniyor.

Kabul olmaz bu dua hiç amin deme diyor.

Yüreğim son kez attı. Daha özgürüm artık.

Yokoldu varlığımı kemiren bed yaratık!

Bir endülüs havası esiyor pencereden

Simurgdu, uçup gitti… Ruhumu azad eden

Mutluluğa son kadem…yok’a renk olacağım

Yokun sonsuzluğunda kendimi bulacağım

İşte, bakışlarını üstüme ördü zaman

Aşkı göğsüme dikti, varlıktan en son nişan!

Bir ümit sızlamakta yokluğun sinesinde

bu yüzden saklanırım şadırvan gölgesinde…

Gün battı,daha fazla gökyüzüne bakamam!

Ey yok! Ellerimi tut, ben yolumu bulamam!

7 Haziran 2007. Kabil/Afganistan

Yayınlandı:  on at 8:49 pm Yorum Yapın